Ne Gerek Vardı?

Her şey modernizm sevdasıyla başladı. Geleneksel kıyafetler insanlara çirkin olarak gösterilip, dar ve küçük kıyafetler giydirildi bedenlere. Öyle dardı ki bu kıyafetler, ne rahat oturabiliyor, ne de rahat hareket edebiliyorlardı…  Uzun ve geniş elbiseler yerine kısa ve dar etekler, şalvar yerine daracık pantolonlar…

Moda denilen illet, kapitalizmin çocuğuydu ama kimseler anlamadı. Ortak çalışır, ortak kararlar alırlardı onlar… Moda allı pullu bir vitrin, kapitalizm ise pahalı bir pazardı…

Eskiden yer minderlerine sere serpe oturanlar, bu dar kıyafetlerle yer minderlerine oturamaz oldular. Ne yana dönseler bir kıyafet engeliyle karşılaştılar… Oturdukları yer biraz daha yüksekçe olsa daha rahat ederlerdi. Bu sebepten önce sedirleri, sonra kanepe, koltukları fikr ettiler…  Minderler gitti, yerini kanepeler, oymalı koltuklar aldı…

Koltukta oturulup yemek yemeyi denediler olmadı… Yer sofraları alçakta, gönülleri yüksekte kaldı… Şöyle yukarıda bir alet olmalıydı. Masa koydular adına.  Masaya oturmak için ayrıca sandalyeler, sandalyelere kılıflar, masalara örtüler, örtülerin üzeri tozlanmasın diye naylon örtüler, üzerine vazolar, vazoların içine sahte çiçekler… Perdeye uygun masa, masaya uygun halı… Eşyaya uydurulmuş hayatlar…

Herkes yemeğini kendi önünde yesin diye iç içe sehpalar yapıp sundular evlerimize…Haliyle kişiye özel tabaklarda olmalıydı. Kasesi ayrı, pasta tabağı, yemek tabağı, servis tabağı ayrı. Bu takımlar çok yer kapladığı için icad edildi vitrinler, yemek odası mobilyaları, hiç kullanılmayan aksesurlar için gümüşlükler, konsollar… Hepsini temizlemek için ayrı ayrı deterjanlar…

Tüm bunları almaya erkeklerin kazançları yetmedi. Daha çok para lazımdı. Anneler hem anne, hem baba oldu… Çocuklar azaldı, eşyalar çoğaldı evlerde…

Ne gerek vardı yani, ne gerek vardı!? Yer sofrasına bağdaş kurup oturmak, aynı tabağa kaşık sallamak varken ne gerek vardı iç içe geçmiş sehpalara, bol ayaklı sandalye ve masalara, ayrı ayrı onca tabağa ne lüzum vardı?

İki tane raf bütün kap kacağı almaya yeterken, ne gerek vardı sıra sıra, kat kat dolaplara?

Söyleyin ne gerek vardı dünyaya bu kadar kul olmaya? Basit ama huzurlu bir hayat yaşamak dururken, ne gerek vardı eşyaya hizmetkar olmaya? Elin sözüne kulak tıkamak varken, el için yaşamaya ne gerek vardı? Ne derler sözüne bir ömür harcamaya ne gerek vardı?

Cahide Sultan

Bir Cevap Yazın

Bir Yorum Bırakın :)

  1. sitenizi uzun süredir takip ediyorum ilk defa bu gün yazmak nasipmiş konuyla ilgili bir köşe yazısı paylaşmak istedim

    Dağınıklık
    Bir kere, şuradan başlayalım.Kanaatsizliğinden.

    Ruhunu kara bulutlar gibi kaplayıp kasvet yağdıran daraltının bir nedeni de, bu kanaatsizlik. Kanaatsizliğin müsebbibi aşırı ihtiyatın, aşırı ihtiyatın müsebbibi biriktirme hastalığın.

    Bir bak, mesela çekmecelerine… Dolapların kapaklarını şöyle bir arala. Evinin odalarını bir baştan öteki başa bir de bu gözle dolaş.

    İstiflenmiş bir hayat göreceksin mutfak dolaplarında, şifonyerinde, gardırobunda.

    Belki bir gün lazım olur, diye bir türlü “elden/gözden çıkaramadığın” eşyalar mezarlığı ile karşılaşacaksın oralarda. Bir gün bu dünyanın seni elinden çıkaracağını, o gün sen de sana ait sandığın her şeyin elinden kayıp gideceğini bile bile bak onlara.

    O, “bir gün lazım olur” günü gelmeden öleceksin.

    Kullanılmadan öylece duran her eşya insanın ruhunu ağırlaştırır.

    Onca eşya ölüsünü sırtlanmış nereye gidiyorsun?

    Bir düşünürsen, en çok hangi ruh halindeyken mutsuzsun diye, onca göstermelik yanıt arasından çıkagelir tek bir sahici cevap: “Bir işe yaramadığımı hissettiğim zamanlar, kendimi en mutsuz hissettiğim zamanlar.”

    Ruhuna bulaşan sandık lekesi

    Bil ki, bir gün kullanılmayı bekleyen atıl eşyaların üzerine sinmiş o karartı senin de ruhuna bulaşıyor. Sandık lekesini, hangi deterjan hangi kuru temizlemeci çıkarabilmiş ki şimdiye kadar… Peki sen onlardan ruhuna bulaşan bu sandık lekesini nasıl çıkaracaksın?

    Şimdi hayal et.

    Sen ölünce arkanda bıraktıklarına ne olacağını gözünün önüne getir bir.

    O istiflenmiş eşyaları kim elden çıkaracak ardından tek tek?

    O dağınıklığı kim toplayacak sence?

    Ölmeden önce ölecekmiş gibi yaşa ve bu işi ölümden sonra başkasına bırakma.

    Onları “at” diyemem, onları “elinden çıkar” diyebilirim.

    İnan, ruhun büyük bir yükten kurtulacak.

    Gelelim israflı bir hayatın biçimlendirdiği evine.

    Eşyalarını tek tek kontrol et ve şunu sor: Hangilerine gerçekten ihtiyacım var diye, hangilerini “hoşuma gitti” diyerek aldım?

    Cevap can sıkıcı değil mi?

    Bir anlık nefsani bir almanın hazzı uğruna, evini bir mezarlığa dönüştürdün.

    Unutma ki, ihtiyacın olduğundan değil de nefsine haz yaşatmak uğruna evine getirdiğin her eşya yaşadığın alanı; tıka basa dolu mekân da ruhunu daraltıyor. Sonra da duvarlar üstüne üstüne gelmeye başlıyor, bu ev beni sıkıyor, nefes alamıyorum diye şekvaya başlıyorsun.

    Evin nefes alamıyor ki sen alasın.

    Takvim yapraklarına bir bak.

    Kainattaki düzen ve intizamı, nizamı göreceksin.

    Hiç şaşmayan bir hayat var bizi kuşatan.

    Takvim yaprakları, bize hiç şaşmayan bir nizamın delilidir. Mutlak Varlığın “Munazzım” isminin tecellisidir o yapraklar.

    Sonra, Mülk Sûresi’nin üçüncü ve dördüncü ayetine kulak kesil.

    “Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin.

    Gözünü çevir de bak.”

    Hadi, gözünü çevir de bir bak. Sonra şu sorunun cevabını ver: “Herhangi bir kusur görebilir misin?”

    “Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.”

    Sonra da çantanı açıp oradaki karmaşaya bir bak. Telefon, adres, not kâğıtları, alışveriş fişleri, faturalar ve broşürlerle dolu çantanda nizamsızlığın hamallığını yaptığını gör.

    Ya da masana nazarını sal.

    Hatta karşında açık duran bilgisayarının masa üstündeki oraya buraya atılmış darmadağınık duran program uygulamalarına, dosyalara bak.

    Masanın üstü dağınıksa zihninde düzen arama. Boşu boşuna zihninin bir intizamla işlemesini bekleme.

    Gardırobun karman çormansa bil ki ruhuna da bulaşmıştır bu.

    Şimdilik şuraya koyayım da sonra kaldırırım dediğin eşyalar aylardır koyduğun yerde durmuyorlar mı? Onlara baktıkça içinde bir bıkkınlık hissi uyandırmıyor mu?

    Hadi dürüstçe söyle.

    Odanda neyin nerede olduğunu zor buluyorsan, zihninde de neyin nerede olduğunu zor bulursun.

    Hayatın dağınıksa, zihnin haydi haydi dağınıktır.

    Munazzım isminin tecellisine mazhar olmak

    Tamam, sana demiyorum ki düzen, intizam abidesi ol, hayatlarını her an eşyalarını düzenlemekle geçiren, geçici dağınıklıklara bile tahammülü olmayanlardan ol.

    Mutlak Varlık, “Munazzım”dır, düzeni ve intizamı, düzenli ve intizamlı olanları sever.

    Hemen kolları sıva.

    O’nun Munazzım isminin tecellisine mazhar olmak için ama.

    Yoksa, düzenli ve intizamlı olmak da boşuna bir eyleme dönüşür bu dünyada.

    İşte böyle nefsim.

    Dağınıklığın bir başka çeşidi daha var ki, o da öbür haftaya kalsın.

    Mustafa Ulusoy (Zaman)

  2. o kadar güzel yazmışsınızki Aallah sizden razı olsun

  3. selamun aleyküm cahide abla
    eşya saplantısına ben de çok karşıyım.geçen evime birkaç arkadaş geldi.evin ferahmış dediler.aslında evimiz küçük.ben de bizde eşyaya kölelik yok o yüzden ferah duruyor dedim.yemekleri ayrı tabaktan yiyoruz.bence ayrı da olmalı.çünkü yok boğaz enfeksiyonu yok grip hastalık bitmiyor.ayrıca kimi tuzsuz yiyor,kimi tuzlu,kimi acısız,kimi bol baharatlı…..ama sofrada her kişinin önünde bina gibi üst üste yığılı tabaklar ve yanyana dizili kaşıklar,çatallar olmuyor.eğer bir evde bir eşya 6 ay boyunca hiç kullanılmıyorsa bir ihtiyaç sahibine verilmeli,evde tutulmamalı diye düşünüyorum.
    ALLAH’a emanet ol.

Close
Tarif Üstü Muhabbet | Cahide Sultan
Close
%d blogcu bunu beğendi: